Yıl 1937’dir. Atatürk’ün İsmet İnönü’nün başvekillikten istifasını alıp yerine Celal Bayar’ı getirdiği zamanlar. O zamanlar ki İnönü’nün Atatürk için memleket sofradan yürütülüyor ithamında bulunduğu; Atatürk’ün ise Nyon Konferansı sırasında açıkça İnönü’nün talimatlarının aksine emirler vererek onun prestijine zarar verdiği günlerin üzerinden henüz çok geçmemiştir.
Yer Ankara’da Anadolu Kulübü’dür. Dostları ile girişe doğru yönelen Gazi, tam o sırada kulüpten çıkmak üzere olan İnönü ile karşılaşır. Bu tesadüfün üzerine Atatürk, İnönü’nün kolundan tutup birlikte biraz laflayıp briç oynamayı teklif eder. Birlikte içeri girerler ve kulüp binasının dar asansörüne binerler. İkiliyi takip eden Kılıç Ali ve Recep Peker ise kabinin küçük olmasından dolayı merdivenleri kullanmak zorunda kalırlar.

Ağır ilerleyen asansör üst kata varmıştır. Ancak bir terslik vardır. Atatürk’ün yüzü belli ki asansörde duyduğu bir şeylerden dolayı asılmıştır.
Atatürk orada bulunanları sofraya davet eder, sandalyelere yerleşirler ve İnönü’ye döner. “Söyle bakalım İsmet. Bana asansörde söylediğini burada tekrar et”.
Tedirgin gözüken İnönü: “Beni bağışla Atatürk!.. Yanlış anladın. Her fırsatta söyledim. Beni ‘İsmet Paşa’ yapan sizsiniz. Maddi manevi her şeyimi size borçluyum. Benim talihim, bir Mustafa Kemal bulmaktır…”
“Ben asansördeki konuşmayı soruyorum, bunu değil!”
Anlaşılan faydası yoktur, İsmet Paşa asansörde söylediği sözleri masadakilerin huzurunda açıklamak zorunda kalır:
“Lütfettiniz hatırımı sordunuz, dinlenmenin bana yaradığını söylemek iltifatında bulundunuz. Bense sizleri iyi gördüğümü, bana dinlenmenin, size de çalışmanın yaradığını söylemek cesaretinde bulundum. Ayrıca çalışırken içmediğinizi, bunun sağlığınıza iyi geldiğini söyledim. Vazifemden ayrılarak da size faydalı olabildiğim için sevindiğimi arz ettim”.
Atatürk konuyu burada bırakmaz: “Hah tamam, anlat ne demek bu?”
İnönü masadakilerin derin sessizliğinin içinde cevap vermeye çalışır:
“Memleket için ve elbette arkadaşlarınız için en büyük saadet sizin sağlınızdır. Biz rastgele insanlarız; az yaşamamız, çok yaşamamız memleketin kaderine tesir etmez. Sizin gibi yüzyılların ancak bir kez getirdiği birinin bir gün fazla yaşaması ile Türk milletinin bir asırlık merhale aşabilir. Anlatmak istediğim bu!..”
Atatürk: “Bu değil! Bana ima ettiğin; ‘ben varken her işi sana getirmeden hallediyordum. Sen beni yolladın, şimdiki Başbakanın her işi sana getiriyor, çalışmak zorunda kalıyorsun. İşte sonunda bir kadeh içkinden de oldun!’ Böyle değil mi İsmet Paşa?”
İnönü refleksle inkar etme girişiminde bulunsa da Atatürk devam eder:
“Sana şunu söyleyeyim: Bir ehliyetin vardı ve görevlerini bir mertebede yürütüyordun. Ben düşündüklerimin yapılmasını değil, düşündüğüm gibi bir memleket inşa edilmesini istiyordum. Düşündüğümü yapma da, düşündüğümün daha iyisini bul yap! Başvekildin, bana geliyordun; ben de fikirlerimi söylüyor, işlerini kolaylıyordum. Bir hatanı görürsem de ikaz ediyordum. Ancak, yardım ettiğim İsmet Paşa değildi. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin Başbakanı idi. Ben devlet işleriyle arkadaşlığı asla birbirine karıştırmadım. Arkadaş olarak hakkımdır, beni bağlar. Devlet adamı olarak bağışlamam, buna hakkım yok. Arkadaşım olarak seni Başvekil yapmadım, sende bir ehliyet gördüğüm için Başvekil yaptım. Az önce kapıda gördüğümde davet ettiğim arkadaşım İsmetti. Ama sen asansörde ima ettiklerinle devlet adamlığı ile ahbaplığı birbirine karıştırdığını açık ettin. Sen Başvekil olsan yorulmazmışım da, Celal Bayar olursa yorulurmuşum! Yakışır mı bu söz bunca yıl Başvekillik yapmış İsmet Paşa’ya? Şunu bir kez daha hatırlatırım. Memleketin karşı karşıya kaldığı bir takım şartlar vardı. Sen o şartların üstesinden gelecek adamdın, seni Başvekil yaptım. Memleketin şartları değişti; o şartların üstesinden gelecek başka birini Başvekil yaptım. Sen Başvekil idin, meseleleri benimle konuşurdun. Şimdi Celal Bey Başvekil, meseleleri benimle konuşuyor. Ben Başbakanlara değil, devletimin ve milletimin işlerine yardım ediyorum. Bu işleri bir yere kadar İsmet Paşa, bir yerden sonra Celal Bayar götürür. Hiç kimsenin kerameti kendi şahsiyetinde görmeye hakkı yoktur!
Üzerine söylenecek söz yoktur. İsmet Paşa da başka bir şey söylemez. Atatürk garsona işaret ederek servis yapmasını ister. Kısa bir süre sonra yeniden sessizliği bozan Atatürk: “Bakın çocuklar…” der. “Şunu unutmayın. Hiç kimse hiç kimseden akıllı değil. Birlikte, herkesten daha akıllıyız! Millet ve devlet işlerinde herkes, herkese yardım edecek ve hiç kimse bundan bir iftihar payı çıkarmayacak. Düstur budur.”
Atatürk ve İnönü’nün son görüşmesi bu olmamıştır, hatta sonraları af ve dostluk dilekleri taşıyan karşılıklı mektupları ortaya çıkmıştır. Ancak bu olay bile tek başına, yılların verdiği mesai yorgunluğunun ortaya çıkardığı anlaşmazlıkları gözler önüne sermektedir.