Metinden:
“Ey uzak ülke, güzel ülke
Ey bilmediğim ülke
Ne kendi isteğimle geldim sana
Ne de soylu bir atın sırtında
Beni, bu yiğit delikanlıyı
Gençliğin ateşi getirdi buraya
Bir de başımdaki şarap dumanları”
Halk Türküsü
Yüzbaşının Kızı, kendini sözde çar ilan eden Yemelyan Pugaçev (Pugachev) adında bir Kazağın 1773-1775 yıllarında Çarlık Rusya’sında köylü sınıfının yıllardan beri süregelen ayaklanmalarını kendi etrafında topladığı ve alevlendirdiği isyan ve işgal hareketlerini Pyotr Adreyiç Gorigov isimli askerin gözlemlerinden anlatıyor.
İsyan eden köylü sınıfının kendilerini ezilenler; Rus aristokrasisinin ise onları haydutlar olarak tanımladığı bu sınıf çatışması, başta Orenburg şehri kuşatması olmak üzere birçok bölge ve kalenin işgali sonrası Rus çariçesi 2.Katherina’nın egemenliğine ciddi bir tehdit olarak görülmüş ve Sovyet Rusya’sında uzun süre yankı bulmuş.
Sade ve akıcı bir anlatım sürerken toplumsal tasvirlerden de taviz vermeyen bu harika tarihsel eser, yalnızca olay öyküsünün yoğunluğu ile değil; aynı zamanda roman kahramanlarının çarpıcı karşılaşmaları ile okuyucuya tesir ediyor. Karakterleri okuyucu ile pek fazla kaynaştırmayan roman, neden-sonuç örgüsüyle okuyucunun zihninde adeta akan realist ve romantik bir eser.
Genç yaşının verdiği vurdumduymazlıkları, sadık hizmetkârı, karşılaştığı iyi halk insanları ve de en önemlisi aşık olduğu yüzbaşının kızı ile onun kararlı davranışları Pyotr Andreyiç’in yazgısını belirlemiş.
Romanda isyan edip Belogorsk kalesini basan, Yüzbaşı Mironov ve karısı Vasilisa Yegorovna’yı idam ettiren ve daha nicelerinin ölümüne sebep olan barbar görünümlü Pugaçev’in Pyotr Andreyiç ile karşılaşmaları sayesinde ortaya çıkan özellikleri dikkat çekici. Zor duruma düştüğünde kendisine gösterilen cömertlikleri unutmaması, bunu daha sonra mükâfatlandırması; hatta bunu güvendiği danışmanlarına karşı çıkıp defalarca tekrarlaması… Üstelik yüzbaşının kızının kim olduğunun ondan saklamasına rağmen!
Ayrıca hâlâ fırsat varken vazgeçmesini söyleyen Andreyiç’e “yola çıktım bir kere, artık geri dönemem” diyen Pugaçev sıradan bir isyancı değil; idealinin peşinde bir lider olduğunu göstermiş. Finalde kafesin içinde götürülürken romanın başkahramanını gördüğü o an verdiği yalnızca yarım bir selam ise sayfalarca sürebilecek bir diyalogdan daha çok şey anlatmış.
Yüzbaşının Kızı adlı eserde yüzbaşının kızından en son bahsettiğimi fark ediyorum. Belki de bir zamanların yüzbaşının kızı olmaktan daha önemli bir özelliği olmayan Marya İvanovna’nın tek başına cesaret ve umut isteyen bir yola koyulup, başta kim olduğunu bilmediği 2.Katherina’nın huzuruna çıkışı hafızalarda yer edecektir. Köyde yaşayan bir yetim olarak, “sahiplenilmek değil adalet istiyorum” diyen yüzbaşının kızı, çariçeyi etkileyebilmiş ve sevgilisini kurtarmış.
Oldukça net mesajlar veren bu yapıtta benim aklıma yatmayan tek olay Marya İvanovna’nın Orenburg kalesindeki sevgilisine mektubu ulaştırma şekli oldu. Kuşatma halindeki bir kaleye saldıran, ancak geri püskürtülmekte olan askerler arasında olan çavuş Maksimiç ile kaleyi savunan askerlerden başkarakter Andreyiç’in savaş alanında iki düşman olarak birbirileri ile selamlaşıp hal hatır sormaları ve Maksimiç’in İvanovna’nın mektubunu iletebilmesi enteresandı. Puşkin’in “subayın anılarını olduğu gibi aktarmaya karar verdik, yalnızca bazı özel adları değiştirmeye cesaret ettik” sözü ile her şeyin birebir aynen aktarıldığını okumak şaşırtıcı oldu doğrusu.
Ve yine metinden:
“Benden iyisini bulursan, beni unutursun
Benden kötüsüne düşersen beni anarsın”
Halk Türküsü